COVİD-19’UN SÖZLEŞMELERE ETKİLERİ

İlk olarak, Aralık 2019’da, Çin’in Vuhan eyaletinde meydana gelen korona virüsü (COVİD-19), kısa zamanda bütün dünyaya yayılarak ticari hayatı neredeyse fiilen durma noktasına getirmiştir. Hiç şüphesiz ki, ticari hayatı bu derece etkileyen covid-19’un hukuk düzenimizi de etkilemesi kaçınılmazdır. Hayatımıza adeta bir felaket gibi çöken ve bütün yaşamımızı etkileyen covid-19, 11 Mart 2020 itibariyle Dünya Sağlık Örgütü (“DSÖ”) tarafından “pandemi (salgın)” olarak nitelendirilmiştir.


Ticari hayatın bu denli olumsuz etkilendiği bir dönemde, yapılan sözleşmelerin, mevcut durumun getirdiği bu olumsuzluklar karşısında akıbetinin ne olacağının irdelenmesi gerekmektedir. Bu süreçte, mahkemelerimizin durumunu ve sözleşmelerin geleceğini etkileyeceği kuşkusuzdur. Sözleşmelerden doğan karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirilmesi noktasında büyük sorunlar yaşanmaktadır. Sözleşmelerin tarafları, alınması gereken hukuki tedbirleri belirlemeli ve muhtemel uyuşmazlık durumlarına hazırlıklı olmalıdır. Bu çalışmanın amacı, ticari hayatı global ölçekte etkileyen bu salgının, hukuki alandaki yansımalara etkisinin neler olabileceği, mahkemelerin kararlarını nasıl etkileyebileceği, sözleşmeler konusunda ortaya çıkabilecek muhtemel uyuşmazlıkların neler olabileceği ve ortaya çıkan bu uyuşmazlıkların çözülmesi noktasında, hak kayıplarının yaşanmaması açısından neler yapılabileceği analiz edilerek, önerilerde bulunmaktadır.


Meydana gelen bu salgın hastalık neticesinde tüm dünyada ciddi önlemler alınmış, buna bağlı olarak tüm ülkeler sınırlarını dış dünyaya kapatmıştır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de, salgının hızla yayılmasını önlemek için birçok tedbirler alınmaya başlanmıştır. Bu kapsamda, İçişleri Bakanlığı 16.03.2020 tarihinde 81 İlin valiliğine gönderdiği genelgesi ile 81 ilde, tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları, her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dahil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulmuştur.
Alınan bu tedbirler çerçevesinde, durma noktasına gelen ticari hayata bağlı olarak kurulan hukuki sözleşmelerin akıbeti merak konusu olmuştur. Öncelikle sözleşmeler, en az iki kişinin karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamasında bulunmaları ile meydana gelen hukuki ilişkilerdir. Sözleşmeler, kendine özgü bir yapıya sahiptir. Bu husus, sözleşmeler hukukunun en önemli ve en temel özelliğidir. Bu nedenle, öncelikle her somut olay, sözleşmelerin kendi içerisinde ayrı ayrı değerlendirme bulduğundan, sözleşmelerin de özel olarak kendi içinde ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle, hukukumuzda, sözleşmeler hukukunu düzenleyen genel hükümlerin, sözleşmelerin özel hükümlerine uygulanması gerekecektir. Sözleşmelerde belirlenen ancak covid-19 nedeniyle yerine getirilemeyen edimlerden dolayı bir sorumluluğun doğup doğmayacağı ya da bu sorumluluğun ne ölçüde olacağı noktasında durmanın faydalı olacağı görüşündeyiz. Borçlar hukukumuzda, ister haksız bir fiilden ister bir sözleşmeden kaynaklanmış olsun, bir sorumluluğun doğabilmesi için, mutlaka bir fiilin mevcut olması ve bu fiilin haksız fiiller bakımından hukuka aykırı, sözleşmeler hukuku bakımından ise sözleşmeye aykırı bir nitelik taşıması gerekir. Sözleşmeler hukuku açısından kural, kusur sorumluluğu olmakla birlikte, bazı hallerde kusursuz sorumluluk da mümkündür. Bununla birlikte yine bir sorumluluğun doğabilmesi için bir zararın ortaya çıkması ve ortaya çıkan zarar ile fiil arasında uygun bir illiyet bağının mevcut olması gerekmektedir. Borçlar hukukunda, bu illiyet bağını kesen üç temel vardır. Bunlar; üçüncü kişinin kusuru, zarar görenin kusuru ve mücbir sebeptir. Bu noktada tüm dünyayı etkisi altına alarak, tüm yaşamımızı etkileyen covid-19’un, sözleşmeler hukukundaki sorumluluğun şartlarından biri olan uygun illiyet bağını kesen bir sebep olup olmadığının irdelenmesi gerekmektedir. Ortaya çıkan zarar ile fiil arasındaki bağlantı olarak tanımlanan illiyet bağını kesen sebeplerden biri olan mücbir sebep konusu üzerinde durmamız gerekecektir. Mücbir sebep, uluslararası literatürde ‘fource majeure’ olarak tanımlanmaktadır. Covid-19’u mücbir sebep olarak değerlendirdiğimiz zaman, covid-19, söz konusu bu illiyet bağını kesiyor ise, kural olarak sorumluluktan bahsetmek mümkün olmayacaktır.


Mücbir sebep kavramının kanunumuzda açık bir tanımı olmamakla birlikte Yargıtay kararları ve doktrin kararları doğrultusunda çıkarımlara varmak mümkündür. Öncelikle, mücbir sebepten bahsedebilmek için söz konusu bu sebebin, tarafların kontrolü dışında meydana gelmiş olması, hukuki ilişkinin kurulduğu sırada öngörülemeyecek olması ve tüm önlemler alınmasına rağmen ortadan kaldırılamayacak nitelikte olması gerekmektedir. Bununla birlikte, genellikle taraflar mücbir sebeplerin neler olduğunu yaptıkları sözleşmelerde sıralayarak tanımlarlar. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 15.12.2014 tarihli 2014/13893 E. 2014/19777 K. sayılı ilamı da mücbir sebebin tanımı noktasında bizlere ışık göstermektedir. ‘….. mücbir sebep bir sorumluluğun yerine getirilmesini veya bir hakkın veya hukuksal imkanın veya kanuni bir avantajın kullanılmasını veya talep edilmesini, kısmen veya tamamen, geçici veya daimi surette engelleyen, bu niteliği dolayısıyla sorumluluğu kaldıran veya yerine getirilmesini, süresini ve vadesini geciktiren veya sorumluluğun niteliğini değiştiren, bir hakkın veya hukuksal imkanın veya kanuni bir avantajın kullanılmasına ilişkin sürelerin yeniden tanınmasını, sürelerin uzatılmasını veya eski hale iade edilmesini gerekli ve zorunlu kılan, kişinin önceden beklemediği, öngöremeyeceği ve tahmin edemeyeceği, beklese ve tahmin etse bile, kişilerin alabilecekleri her türlü tedbirlere rağmen meydana gelmesini engelleyemeyeceği, kişilerin tedbir alma ve ihmalde bulunmama yükümlülüklerini aşan nitelikte ve ağırlıkta olan, dıştan gelen, olağan üstü, olağan dışı ve mutad ve devamlı olanın dışında gerçekleşen nitelikte bir olay, olgu veya durumdur. ’


Görüldüğü üzere bir olgunun mücbir sebep sayılabilmesi için, haricilik, kaçınılmazlık ve öngörülemezlik unsurlarını taşıması gerekir. Birbirleriyle sıkça karıştırılan mücbir sebep ve beklenmeyen (umulmayan) hal kavramları birbirinden farklıdır. Mücbir sebep, dış kuvvetlerin etkisiyle oluştuğundan mücbir sebebin olduğu yerde bir haricilik kavramı vardır, beklenmeyen hal ise genelde işletmenin faaliyetlerinden doğar. Bu konuya bir örnek verecek olursak; taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren bir işletmenin, mallarını taşıyacağı sırada araçlardan birinin lastiğinin patlaması olayında beklenmeyen bir hal mevcut olmakla birlikte işletmenin faaliyetlerinden doğan bir durum vardır. Mücbir sebep hali her durumda objektif bir özellik taşırken, beklenmeyen hal durumu sübjektif bir özellik taşıyabilmektedir.


Dünyada yüzyılda bir meydana gelen ve bütün ülkeleri derinden etkileyen covid-19’un, geçmiş yıllarda yaşanan diğer salgın hastalıklar döneminde alınan yargı kararları da değerlendirildiğinde mücbir sebep olarak nitelendirilebileceği açıktır. Öte yandan, covid-19’un mücbir sebep olarak pek çok objektif kriteri taşıyor olmasına rağmen, tek başına bu tespitlere dayanarak mücbir sebep iddiasında bulunmanın için yeterli olmadığı unutulmamalıdır. Covid-19’un, mücbir sebep olarak kabul edildiği durumlarda bu hususun sözleşmelere etkisi olacağı kuşkusuzdur. Kural olarak borçlu, sözleşmelerde belirtilen edimini ya da borcunu yerine getirmediğinde, sözleşmeye ya da borca aykırılıktan sorumluluğu doğmaktadır, ancak sözleşmelerin kendine özgü yapıya sahip oldukları kuralından hareket ile, sözleşmenin özeline inilerek bir değerlendirme yapıldığı takdirde covid-19’u mücbir sebep olarak nitelendiriliyor ise, bu sebeple borçlunun borcunu ifa edemediği ortaya çıkıyorsa, bu durumda borçlunun borca aykırılıktan sorumlu tutulması mümkün olmayacaktır. Bu durumda, covid-19’un, mücbir sebep olarak değerlendirilmesi açısından öncelikle, her sözleşmenin özel olarak incelenmesi gerekmektedir. Bu durumun sözleşmelerin kendine özgü yapıya sahip olmalarıyla bağlantılı bir husus olduğu açıktır. Bu bağlamda, öncelikle sözleşmenin içeriği incelenerek, mücbir sebep durumuyla ilgili sözleşmede özel bir maddenin yer alıp almadığının irdelenmesi gerekmektedir. Yukarıda da değinildiği gibi ticaret hayatında ve büyük çaplı sözleşmelerde, genellikle mücbir sebep kavramlarına yer verildiği görülmektedir. Mücbir sebep hallerinin, sözleşmelerde sınırlı sayı ilkesi ile düzenlenmiş olduğu durumlarda, salgın hastalığın bu sayılan hallerin içinde yer alıp almadığına bakılması gerekmektedir. Sınırlı sayı ilkesi ile belirlenen mücbir sebep hallerinde, salgın hastalığa mücbir sebep olarak yer verilmediği hallerde ise tarafların salgın hastalık durumunu hariç tuttuğu şeklinde bir değerlendirme yapılacaktır. Sözleşmenin içeriğinde mücbir sebep hallerine sınırlı sayı ilkesi çerçevesinde değil de ‘bunun gibi, ve benzeri’ şeklinde ifadeler kullanılarak bu hususların genişletilebileceği şeklinde bir sayma yöntemiyle yer verilmiş ise, covid-19’un bir mücbir sebep olarak değerlendirilebileceği hususu gündeme gelmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, tarafların, mücbir sebep halinin ortaya çıkmasının öncesinde sözleşmeye aykırılık oluşturacak eylemlerde bulunup bulunmadığı noktasındadır. Taraflar, mücbir sebep halinden önce kusurlu bir şekilde sözleşmeye aykırı bir davranışta bulunmuş ise, sonrasında ortaya çıkan bu mücbir sebep durumunun arkasına sığınması dürüstlük kuralı ilkesi gereğince pek mümkün olmayacaktır. Covid-19’un mücbir sebep olarak değerlendirilmesi hallerinde bu durumun hukuki sonuçları, ifa imkansızlığı ile aşırı ifa güçlüğü şeklinde karşımıza çıkabilir. Aynı kavramlar, borca aykırılık hallerinde ifa engelleri adıyla da karşımıza çıkan kavramlardır. Bu açıdan, bu kavramları değerlendirmekle birlikte diğer borca aykırılık hallerinden de kısaca bahsetmekte fayda vardır.
Borca aykırılık halleri; ifa imkansızlığı, aşırı ifa güçlüğü, temerrüt ve sözleşmeye aykırı şekilde ifa etme halleri olarak tanımlanır. Genel anlatımıyla ifa imkansızlığı, mücbir sebep nedeniyle borcun ifasının sürekli olarak imkansızlaşması halidir. Bu imkansızlık hali, geçici nitelikte olmayan sürekli ifa imkansızlığı ya da geçici nitelikte olan ifa imkansızlığı şeklinde karşımıza çıkabilmektedir. Geçici nitelikte olmayan ifa imkansızlığı hallerinde, hiç ifa etmeme durumu söz konusu olmaktadır. Bir başka borca aykırılık hali olan temerrüt ise, bir edimi vaktinde ifa etmeme halidir. Son olarak gereği gibi ifa etmeme durumu ise, sözleşmeye aykırı bir şekilde ifa etme, eksik ifa etme, ayıplı ifa etme vb. durumlarla ortaya çıkmaktadır.


Covid-19, borca aykırılık hallerinden olan ifa imkansızlığı çerçevesinde değerlendirildiğinde, eğer bu nedenle söz konusu borcun ifası, taraflar için imkansız hale gelmiş ise, bu durumda bir ifa imkansızlığı hali ortaya çıkacak, bu ifa imkansızlığı nedeniyle de borçlu borcundan kurtulacaktır. İfa imkansızlığı hallerini ise, baştaki ifa imkansızlığı ve sonraki ifa imkansızlığı şeklinde ayırmamız mümkündür. Baştaki ifa imkansızlığı, sözleşme öncesi dönemde ortaya çıkan ifa imkansızlığıdır. Baştaki ifa imkansızlığı halindeki imkansızlık durumu, henüz sözleşme görüşmeleri aşamalarında ortaya çıkan, sözleşmelerin taraflarının farkında olmadığı imkansızlık halidir. Bu imkansızlık, sözleşmeyi kesin olarak hükümsüz kılar. Sonraki ifa imkansızlığı ise, sözleşme kurulduktan sonra ortaya çıkan imkansızlık durumudur. Sonraki ifa imkansızlığı da borçlunun kusuru ile ortaya çıkan imkansızlık ve borçlunun kusuru olmaksızın ortaya çıkan imkansızlık olarak ikiye ayrılmaktadır. Tüm bu hususlar değerlendirildiğinde, tarafların sözleşmenin edimini ifa noktasında, ayrıca bir kusuru bulunmamasına rağmen, covid-19 nedeniyle sözleşmede belirtilen edimlerini yerine getirememesi durumlarında, tarafların kusursuz olduğunu kabul etmek gerekmektedir.


İfa imkansızlığı, Türk Borçlar Kanunu’nun 136. Maddesinde düzenlenmiş olup anılan maddeye göre ifa imkansızlığı; ‘Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır.’ şeklinde tanımlanmaktadır. Görüldüğü gibi ifa imkansızlığının söz konusu olduğu hallerde kural borcun sona ereceğidir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, doktrinde farklı görüşler yer almakla birlikte, Yargıtay kararlarına göre ifa imkansızlığının ancak parça borçlarında söz konusu olabileceği, bununla birlikte para borçlarında bakımından söz konusu olamayacağı hususudur.

136. maddenin 2. fıkrasında ise; ‘Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.’ diyerek söz konusu durumun gecikmeksizin karşı tarafa bildirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu durumda borçlunun sadece ifa imkansızlığının ardına sığınması mümkün olmamakla birlikte gerekli önlemleri alması gerekmektedir.


İfa imkansızlığı halleri sözleşmelerin özelliklerine göre, geçici ifa imkansızlığı ya da sürekli ifa imkansızlığı şeklinde değişkenlik gösterebilmektedir. Yargıtay’ın önemli birtakım düzenlemelerine göre, geçici ifa imkansızlığı hali, sözleşmeye katlanma süresi gibi değerlendirilerek, akde tahammül süresi gibi bir kavramın geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Türk Borçlar Kanunumuzun 136. maddesinde tanımlanan ifa imkansızlığı, esasen sürekli ve geçici olmayan ifa imkansızlığı halidir. Ancak covid-19’un, bazı sözleşmeler bakımından karşımıza geçici ifa imkansızlığı olarak değerlendirilebilecek bir şekilde ortaya çıkması da mümkündür.


Covid-19’un, alınan önlemlerle ve zamanla etkisinin azalarak, bir şekilde kontrol altına alınacağı ve zamanla ortadan kalkabileceği değerlendirildiğinde, bu durumun geçeceği, normal hayata dönüleceği varsayılarak bu dönemin geçici bir dönem olduğunu düşünebiliriz. Bu durumda, yine sözleşmelerin kendine özgü bir yapıya sahip olması dolayısıyla bir değerlendirme yapılarak, sözleşmelerin türüne ve içeriğine, özel durumların sözleşmelere nasıl uyarlanabileceği noktasında durularak, mevcut durumun değerlendirilmesi yoluna gidilebilir.
Covid-19, bir sözleşme için kesin ifa imkansızlığı olabilecek bir nitelikte iken, başka bir sözleşme için geçici ifa imkansızlığı şeklinde karşımıza çıkabilir. Bu durumda, eğer covid-19 nedeniyle geçici bir ifa imkansızlığı hali mevcut ise, borçlunun borcunun tamamen sona erdiği anlamına gelmediğini söyleyebiliriz. Bu durum, borçlu açısından, sadece mücbir sebep olarak değerlendirilen covid-19’un neticesinde yaşanan olumsuzluklar nedeniyle geçici bir dönem için borcun durması, bu olumsuzlukların ortadan kalkmasının ardından ise sorumluluğunun aynen devam etmesi gibi bir sonuç yaratır.


Bir diğer borca aykırılık halinin de temerrüt olduğundan söz etmiştik. Temerrüt, ifası mümkün olan bir borcun zamanında ifa edilememesi olarak tanımlanabilir. Bu husus, Borçlar Kanunu’nun 117. Maddesi ve devamı hükümlerinde düzenlenmiş olup; ‘Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bugünün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur.’ şeklinde tanımlanmaktadır. Kanun maddesi de dikkate alındığında temerrüt bir kusura bağlı olmadığından dolayı, edimini zamanında ifa edemeyen borçlu her halükarda temerrüde düşecektir. İlgili maddeden de anlaşılacağı üzere, temerrüde düşmek borçlunun kusuruna bağlı bir durum değildir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, borçlu bir borcun ifa zamanı geldiğinde, ifa edilebilecek bir edimi ifa edemiyorsa temerrüde düşmüş olacaktır. Bu noktada temerrüdün sonuçları bakımından kusur önemli olup, covid-19’un, temerrüt nedeniyle zararın talep edilmesi noktasında önemi ortaya çıkacaktır. Borçlunun temerrüte düşmesi halinde, alacaklının zararlarının karşılanması, müspet zararın istenmesi, menfi zararın istenmesi vb. gibi temerrütün borçlunun kusuruna bağlanan sonuçları ortaya çıkmaktadır. Bu durum, covid-19 kapsamında değerlendirildiğinde, borçlunun edimini vaktinde ifa edememe halinde kusursuz olması nedeniyle, bu gibi hallerde bakımından sorumluluğu da söz konusu olmayacaktır. Ancak tüm bu hususları, sözleşmelerin türüne ve içeriğine göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Bu noktada ise, para borçları açısından bir değerlenme yapmak gerekmektedir. Bilindiği üzere para borçları bakımından temerrüdün en nemli sonucu faiz konusunda ortaya çıkmakla birlikte, borçlunun temerrüde düşmesiyle ödenecek faiz, borçlunun kusurlu olması gerektiği bir sonuca bağlanmamıştır. Para borçlarında temerrüde düşülmesi halinde, alacaklının ya da borçlunun bir kusuru aranmaksızın, faiz ödenmesi talep edilebilecektir. Bu durumda, covid-19 nedeniyle temerrüde düşen bir para borçlusunun, faiz ödeme borcu da aynen devam edecektir.


Son olarak değerlendirilmesi gereken borca aykırılık hali ise Borçlar Kanunu’nun 112. Maddesinde belirtilen genel sorumluluk durumdur. İlgili maddeye göre; ‘’Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür.’’ Bu noktada ise, borçlu, sözleşmede belirtilen borcun ya da edimin, kendisinden kaynaklanmayan başkaca bir sebep olmaksızın covid-19 nedeniyle hiç ya da gereği gibi ifa edilemediğini kanıtlayabildiği takdirde, borçlunun tazmin yükümlülüğünün ortadan kalktığını düşünmemiz söz konusu olabilecektir. Bu noktada, haklı bir sebep olmaksızın sözleşmenin feshedildiği durumlarda, sözleşmeyi fesheden tarafın karşı tarafın uğramış olduğu zararları tazmin etme sorumluluğu da gündeme gelecektir.
Borcun ifa edilemediği durumlarda sözleşmeden dönme ve sözleşmenin feshi şeklinde iki durumla daha karşı karşıya kalabiliriz. Ani edimli borç ilişkilerinde sözleşmeden dönme durumu, sürekli edimli borç ilişkilerinde ise sözleşmenin feshi durumu karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, covid-19’un sözleşmenin feshi ve sözleşmeden dönme hallerinde haklı bir sebep olarak başvurulabilecek bir neden olup olmadığını, sözleşmelerin içeriğine ve değişen durumlara göre değerlendirilmelidir.


Bu noktada, covid19’u, TBK.’nın ,138. Maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğü açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Aşırı ifa güçlüğü, bir ifanın imkansızlığından tam olarak bahsedilemeyecek hallerde karşımıza çıkmaktadır. Aşırı ifa güçlüğü halinde sözleşmede belirtilmiş olan edimin ifası tamamen imkansız bir hal almamış, sadece önemli ölçüde güçleşmiştir.


Aşırı ifa güçlüğü durumunu Covid-19 kapsamında değerlendirdiğimizde; sözleşmelerin türüne ya da içeriğine göre, covid-19’un mücbir sebep olarak değerlendirilemeyeceği durumlarda aşırı ifa güçlüğü durumundan söz etmemiz mümkün olabilecektir. Aşırı ifa güçlüğünün ortaya çıktığı durumlarda, sözleşmenin başında belirlenen kurallara ve sözleşmeye bağlı kalmayı ifade eden ahde vefa ilkesi kurallarına uymak taraflar açısından pek mümkün olmayacaktır. İlgili maddeye göre; ‘Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.’ Bu maddeden de anlaşılacağı üzere, aşırı ifa güçlüğünden söz edebilmemiz için öngörülemeyen olağanüstü bir durumun meydana gelmiş olması ve bu durumun borçludan kaynaklanmayan nedenlerle meydana gelmiş olması gerekmektedir.


Aşırı ifa güçlüğünün borçludan kaynaklanan bir sebeple meydana gelmiş olması halinde ise borçlunun bu maddeden yararlanması gibi bir durumu söz konusu olamayacağı açıktır. Covid-19’un ortaya çıkışı, borçludan kaynaklanmayan ve önceden öngörülemeyen bir durum olduğundan, sözleşmenin türüne göre, taraflar, aşırı ifa güçlüğü nedeniyle bu maddeden yararlanarak hakimden sözleşmenin değişen koşullara göre uyarlanmasını isteme hakkına sahiptir. Bedelin indirilmesi, ifa yerinin, şeklinin değiştirilmesi gibi uyarlama durumlarının söz konusu olmadığı hallerde ise, taraflar sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, aşırı ifa güçlüğü nedeni ile sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasını istemek için diğer koşulların yanında, söz konusu ifanın ya gerçekleştirilmemiş olması ya da aşırı ifa güçlüğü nedeni öne sürülerek bu durumdan kaynaklanan söz konusu haklar saklı tutularak bir ifanın gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir.


Türk Borçlar Kanunu’nun da bununla ilgili bir hüküm bulunmamakla birlikte, Yargıtay içtihatlarında edimin ihtirazi kayıt konulmaksızın ifa edilmesi halinde, borcu yerine getirme güç ve imkanına sahip olunduğu ve değişen şartlara rağmen edimin ifa edilebileceğini kabul edilmiş olduğundan, sözleşmenin uyarlanmasının istenemeyeceği kabul edilmiştir. Bu husus, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2018/3543 E., 2019/3495 K., 16.09.2019 tarihli bir kararında da sabittir. İlgili karara göre; alacak davasında sözleşmede kararlaştırılan edimin, maliyet artışından kaynaklanan bir nedenle aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklar saklı tutulmaksızın ifa edilmiş olması sebebiyle uyarlama istenemeyeceği belirtilmiştir.


Covid-19’un ortaya çıkışıyla, ticari hayatın fiilen durma noktasına gelişinin, hukuki alanda yukarıda açıklandığı gibi birçok hukuki sorunu beraberinde getireceği görülmektedir. Mahkemelerin, covid-19 nedeniyle ifa edilemeyen ya da ifası önemli ölçüde güçleşen sözleşmeleri nasıl değerlendirebileceği, bu noktada hak kayıplarının yaşanmaması açısından ne gibi önlemlerin alınması gerektiğini hukuki değerlendirmelerimizle açıklamaya çalıştık. Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz temel bulguları öneri olarak aşağıda verilmektedir. Bu çerçevede;
Bundan sonraki süreçlerde ticari sözleşmenin hazırlanmasında, salgın gibi mücbir sebeplerin daha açık bir şekilde yer alması büyük önem taşımaktadır.


Sözleşmelerin kendine özgü yapıya sahip olmaları nedeniyle, covid-19’un etkileri, her sözleşmenin içeriğine göre ayrı değerlendirilmelidir.
Covid-19 nedeniyle, borcun ifasının imkansızlaştığı hallerde, karşı tarafa bu husus gecikmeksizin bildirilmeli ve daha büyük maddi kayıpların yaşanmasının önüne geçilmelidir.


Taraflar, covid-19 dışında, kendilerinden kaynaklanan başkaca bir sebep olmaksızın sözleşmede belirlenen edimleri yerine getiremiyorlarsa bu hususları kanıtlayacak doneleri biriktirmelidirler.


Covid-19 nedeniyle, sözleşmede belirlenen edimlerin ifasının aşırı güçleştiği hallerde, taraflar, hakimden sözleşmenin değişen koşullara göre uyarlamasını isteme hakkına sahip olduklarını bilmelidirler.

Taraflar, sözleşmelerin değişen koşullara uyarlanmasını talep etmek için, ya edimi hiç ifa etmemiş olmalı, ya da aşırı ifa güçlüğü öne sürülerek bu durumdan kaynaklanan söz konusu haklar saklı tutularak ifa etmiş olmalıdırlar.

Söz konusu bu çalışmanın, sizlere yararlı olmasını temenni ediyor, sağlıklı günler diliyoruz.

Stj.Av. Gizem Çetinkaya

Send this to a friend